Bu Blogda Ara

19 Haziran 2019 Çarşamba

ÜLKÜCÜ ŞEHİT AHMET EFE


ÜLKÜCÜ ŞEHİT AHMET EFE

ŞEHİT OLDUĞU TARİH: 19 HAZİRAN 1979
ŞEHİT EDİLDİĞİ YER: DİYARBAKIR
DOĞDUĞU YER: DİYARBAKIR
MESLEĞİ:         ÖĞRENCİ
Diyarbakır’da dünyaya geldi. 13 yaşındaydı.
OLAY GÜNÜ:
06 Haziran 1979 günü Bağlar semtinde Elektrikçi dükkanında oturmuş sohbet ediyorlardı. Dükkana baskın düzenleyen komünist militanların, silahlı saldırısına uğradılar. Kurşunlara hedef olanlardan 23 yaşındaki Salih Özen, olay yerinde şehit düştü. 13 yaşındaki Ahmet Efe'de ağır yaralandı. Ağır yaralı olarak hasteneye kaldırılan Ahmet Efe’de 13 gün sonra 19 Haziran 1979 tarihinde şehit düştü.. Aynı olayda şehidimiz Ömer Atılganın oğlu Yahya Kemal Atılgan'da sırtından ve bacağından ağır yaralandı. Karaciğeri parçalanan Ülküdaşımız, durumuna aldırmadan teröristlerin peşinden koştu. Ancak gücü tükenen Yahya Kemal Atılgan, yolda düşüp bayıldı. Hastaneye kaldırılan Ülküdaşımız öldü diye morga atıldı. Hastaneye gelenAnnesi ve yengesi, morgta bekletilen Ülküdaşımızın nefes aldığını gördüler. Hemen yetkililere haber verdiler. Hemen ameliyata alındı. Böylece hayata tutundu. Şehidimizin abileri Taşmedreseli Mehmet Efe, Taşmedreseli Mahmut Efe'de hafif yaralanmıştı.Cenazesi Diyarbakırda toprağa verildi.
ÖNEMLİ NOT: ŞEHİTLERİMİZLE İLGİLİ ELİNDE BİLGİ, RESİM OLAN VARSA YA DA DÜZELTİLMESİ GEREKEN BİRŞEY VARSA LÜTFEN BANA ÖZEL MESAJDAN YAZSIN. TEŞEKKÜRLER


18 Haziran 2019 Salı

TÜRK OCAKLARI CEMAL KUTAY YENİ DÜŞÜNCE DERGİSİ SAYI 2


CEMAL KUTAY
TÜRK OCAKLARI
YENİ DÜŞÜNCE DERGİSİ
AYLIK DERGİ
SAYI:2
TARİH: 15 MAYIS 1981
SAHİBİ AKKAN SUVER
GENEL YAYIN MÜDÜRÜ: NECMİ EROL DEMİRBAŞ
YAYIN KURULU: SEVİNÇ ÇOKUM
NECMETTİN HACIEMİNOĞLU
MUSTAFA KAFALI

29 Nisan 2019 Pazartesi

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ'IN TOPAL ASKER ŞİİRİNİN HİKAYESİ -ALİ KAFKASYALI

Nihal ATSIZ'ın ''Topal Asker'' şiirini yazmasına neden olan olay:
1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir.Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.
Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.
Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.
Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.
Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.
Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.
Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.
Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.
Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.
Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.
Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.
İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.
İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.
Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.
İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok zor durumlarda kalırlar.
Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.
Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.
Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.
Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için göz dağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.
Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.
Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.
Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.
Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kağıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:
-Ahmetçiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.
Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.
-Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.
Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.
Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.
Şehir tanınmaz hâldedir.Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı , yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.
Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif'i , annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.
Köyün yanıbaşındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştan başa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.
Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.
Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.
Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.
Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini göz yaşlarını boğularak söyler.
Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.
Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle
karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.
Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.
Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna , şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteesir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.
Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.
Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirler cevap verir:
Topal Asker
Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Bacağımla alay etme pek topal diye.
Bir sorsana o topallık nerden hediye ?
Sen Şişli’de dansederken her gece, gündüz
Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz
Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;
Siz salonda dansederken bizler savaştık.
Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,
Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!
Olan işler dimağını azıcık yorsun!
Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;
Biliyorum baldırını o kadar nazla
Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla
Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…
Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben
Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…
Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:
Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz
Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!
Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,
Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!
Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün
Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.
Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur
Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,
Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;
Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık
Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;
Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…
Gülme bana bakıp pek arsız arsız
Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!
Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;
Bugün hesap göreceğiz artık seninle:
Ben cephede geberirken, geride vatan
Aşkı ile bin belalı işe can atan
Anam, babam, karım, kızım eziliyorken
Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen
Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?
Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!
Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda
Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…
Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:
Sizin için harbederken yedim kurşunu.
Onun için topal kaldı böyle bacağım,
Onun için tütmez oldu artık ocağım.
Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda
Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.
Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,
Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,
Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız
Size şarap oldu sanki… Şehit canımız
Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;
Zıpladınız, kudurdunuz arsız, edepsiz!…
Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,
Hakkikatte fahişesin ey alçak kadın!
Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:
Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.
Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?
Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..
Nihal ATSIZ
KAYNAK: Prof. Dr. Ali KAFKASYALI

16 Mart 2019 Cumartesi

ÜLKÜCÜ ŞEHİT ABDURRAHMAN ALATÜRK



ÜLKÜCÜ ŞEHİT ABDURRAHMAN ALATÜRK

ŞEHİT OLDUĞU TARİH: 16 MART 1980
ŞEHİT EDİLDİĞİ YER: KARS-SARIKAMIŞ
DOĞDUĞU YER: SARIKAMIŞ
MESLEĞİ:
1960 Kars Sarıkamış doğumluydu.

OLAY GÜNÜ: 

1979 yılında İstanbul’da devrimci komünistler, ülküdaşımızı zorla alıkoyarak bir inşaata götürdüler. Kendilerince sorguya tabi tuttular. İnşaatın üçüncü katında tutulan ülküdaşımızı öldürmek niyetindeydiler. Buradan kurtulmak için üçüncü kattan aşağı atlayan ülküdaşımız ağır yaralandı. Mayıs 1979 tarihinde memleketine yaralı olarak döndü. Aldığı yaralardan dolayı 16 mart 1980 günü vefat etti.
ÜLKÜDAŞIMIZA ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUM
ÖNEMLİ NOT: ŞEHİTLERİMİZLE İLGİLİ ELİNDE BİLGİ, RESİM OLAN VARSA YA DA DÜZELTİLMESİ GEREKEN BİRŞEY VARSA LÜTFEN BANA ÖZEL MESAJDAN YAZSIN. TEŞEKKÜRLER


ÜLKÜCÜ ŞEHİT SUPHİ ELMAS

ÜLKÜCÜ ŞEHİT SUPHİ ELMAS

ŞEHİT OLDUĞU TARİH: 16 MART 1980
ŞEHİT EDİLDİĞİ YER: ŞANLIURFA

DOĞDUĞU YER:
MESLEĞİ:
……………………………

OLAY GÜNÜ: 

…………………………………….
ÜLKÜDAŞIMIZA ALLAH’TAN RAHMET DİLİYORUM
ÖNEMLİ NOT: ŞEHİTLERİMİZLE İLGİLİ ELİNDE BİLGİ, RESİM OLAN VARSA YA DA DÜZELTİLMESİ GEREKEN BİRŞEY VARSA LÜTFEN BANA ÖZEL MESAJDAN YAZSIN. TEŞEKKÜRLER

11 Mart 2019 Pazartesi

KON DERGİSİ

KON DERGİSİ
5 Haziran l977 seçimlerinden sonra rahmetli Alparslan Türkeş bey beni yanına çağırarak gitgide artan Şark meseleleri ile özel ilgilenmemizi, memleketin geleceği bakımından bu hain bölücü güçlere karşı bölge halkını uyanık tutmak ve organize etmek için teşkilatlanmaya gidilmesi konusunda bize talimatlar vermiş, bu husustaki görüşlerini de bize anlatarak yol göstermişti.
Biz de bu konularda bizden daha tücrübeli olduğuna inandığımız Ergani Çüngüş bölgesindeki Şadili aşiretinden Diyarbakır ülkücü gençlik teşkilatının kurucu başkanı Vedat Güldoğan beyle ve Urfa’nın Öncel aşiretinden Ankara’daki ülkücü işçi hareketinin önderlerinden Abdurrahman Öncel’e durumun ehemmiyetini de anlatarak kendilerine bu konuda özel faaliyet göstermelerini rica ettik.
Bu arkadaşlarımız da zaten bizimle aynı şeyleri düşünüyorlarmış. Kendileri de ayrıca Türkeş beyle görüştüler. Ve yakın dostlarıyla birlikte derhal ciddi faaliyetlere başladılar. Bu faaliyetlerin akabinde de l979 yılında Türk milliyetçileri adına yarı Kürtçe olan, Türkçede oba-çadır manasına gelen KON Dergisini çıkarıp onun etrafında da legal bir teşkilat kurmaya başladılar.
Bu konu ülkücü hareketin Türkiye’nin meselelerine ne kadar ciddi baktığını ve uzakları gördüğünün açık bir belgesidir. Türkiye’nin bugün gelişen şartlarının gereği olarak bu hususu açıklamak zaruretini gördük. Çünkü o mücadelede Urfa’da KON dergisini dağıtan Öncel’lerden iki genç, çocuk katili bölücü eşkıyanın adamları tarafından öldürülmüş ve bu çatışma istemediğimiz olaylar da dahil, kanlı bir şekilde değişik mecralarda devam etmiştir. O yüzden Sayın Abdurrahman ÖNCEL arkadaşımız hala yurt dışında ikamet etmektedir. KON Dergisi ülkücü mücadelenin özel bir bölümüdür. Bu derginin yöneticilerinden Vedat Güldoğan bey ise bir araştırmacı ilim adamı olarak İzmir’de Şark meseleleriyle ilgili mücadelesine devam etmektedir.
Aşağıda bu derginin ilk sayısının ön yazısını dikkatlerinize arz ediyorum.
Muhabbetlerimle.
Genç Ülkücüler Teşkilatı ve Ülkücü İşçiler Birliği’nin
Kurucu Genel Başkanı
Salih DİLEK
“KON ÇIKARKEN…..
Yüzyıllar boyunca hür yaşamış, bağımsızlığın sembolü olan milletimiz; bugün “komünizm” ve “bölücülük” tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Milletimiz uçuruma doğru sürüklenmek istenmektedir. Doğuda, batıda, kuzeyde, güneyde; aynı milletin çocukları, aynı peygamberin nurlu yolunda yürüyen ve aynı kitaba inanan, aynı dine mensup olan memleket evlatları, birbirlerine düşman hale getirilmiş ve neredeyse birbirlerine boğazlatılmak derecesine itilmişlerdir…
Moskof emperyalizminin Doğu Türkiye toprakları üzerinde , eskiden beri gözü olduğu unutulmamalıdır. Bu gerçeği göz önünde bulundurarak memleketimizi kimlerin karıştırıp huzursuzluk tohumları atmak istediklerini, bizi birbirimize vurdurup kırdırarak, kardeşi kardeşe düşman hâle getirmek isteyenlerin kimler olduğunu iyice bilelim…
DOĞULU KARDEŞ !.. Şunu unutma ki; geçmiş tarihimizde Kürt-Türk Alevi-Sünni ayırımı yaparak bizi birbirimize vurduranlar, kardeşi kardeşe düşürenler Rus, İngiliz, Amerika gibi sömürücü güçlerin ajanları ve işbirlikçileriydiler. Fakat senin vatansever duyguların galebe çaldığı içindir ki, onlar umduklarını bulamadılar, çekip gittiler…
Ama bugün aynı oyun yine sahnede, Bunca yıldır kapanmış , kabuk bağlamış yaraları deşmeye tırnaklamaya kalkışan bir avuç sapık, seni tekrar aynı tuzağa düşürmek istiyor. Fakat bu sefer amaç başkadır. Vicdanlarını Moskova ve Pekin’e satan Marksist-Leninist ve Maoist komünist çeteler; memleketimizi sonu kapkaranlık bir istikâmete doğru itip amaçlarına ulaşabilmek için, koz olarak seni seçmiş bulunuyorlar…Dünkü zâlim Çarlar, Krallar-Voyvodalar yok , ama onların uşakları var şimdi ortada, “Kürd’ü Türk’ü her gördüğün yerde, her türlü şartlar altında vur! Öldür, intikam al!” diyen Ermeni çeteleri yok, fakat onların da lânetlenmiş veletleri var şimdi karşında. Topları, tüfekleri silahları sana doğrudur… Hedef sensin. Sen ve diğer kardeşlerindir… Gözünü aç, bunları iyi tanı!...
Doğulu Kardeş! Aslında bütün bu ızdırap verici durumlardan Türkiye’yi yönetenler sorumludur. Düşman düşmanlığını yapacaktır. Ama devletimiz yetişen nesillere, onların gönüllerine ve kafalarına sahip çıkmadı. Emperyalistlerin elinde malzeme haline getirilmesine engel olmadı. İşte biz vatansever Doğulu genç kardeşlerin , böyle bir ortamda senin huzuruna çıkıyoruz. İnancımızın ve imânımızın gereğini yapmaya kararlıyız. Rus ve Çin uşaklarının, seni kanlı emellerine âlet etmesine seyirci kalamayız. İşte, bu sebepledir ki,; Doğuyu istismar ederek, bizi Kürt-Türk, Alevi-Sünni diye ayırmak isteyenlerin maskelerini parçalamak ve gizlenmek istenen gerçekleri, ilmi esaslara dayandırarak çıkarılmak istenen meseleleri de teker teker ele alıp, Doğunun dertlerine, meselelerine ciddî bir şekilde inerek, bütün bu yaralara neşterimizi vurmak maksadıyla KON adı ile aylık bir gazete çıkarmaya karar verdik.
KON gazetesi, tamamen Doğu ve Güneydoğumuzu ilgilendiren konulara el atacak ve bunları devamlı işleyecektir. Dış düşmanlar tarafından atılan tohumların yeşermeden kökünün kazılması amacımızdır. Doğu bölgelerimizde ihanet çeteleri tarafından çıkarılmak istenen Türk-Kürt Alevi-Sünni meselesi üzerinde ciddiyetle durarak; Doğu’da sevgi, birlik bütünlük, beraberlik ve kardeşlik duygularını güçlendirmek istiyoruz.
İşte KON gazetesinin amacı budur.
KON’u okuyalım, okutalım ve DOGU’da tutuşturacağı “birlik ve beraberlik kıvılcımını” her tarafa yayalım. Köylerdeki rençberlerden, dağlardaki Koçerlere kadar herkesi bundan haberdar edelim…
Doğulu kardeş…
Davran, kendine gel. Hep beraber ve birlikte. DOĞU’da oynanan oyunların üstüne gidip, Moskof Emperyalizminin paslı zincirlerini var gücümüzle kıralım ve balyoz denli yumruklarımızı indirelim kafalarına hainlerin ve mezhep kışkırtıcılarının…
DOĞULU KARDEŞLER!.
Büyük yarının kutlu ufuklarına doğru; sevgi , birlik, beraberlik , kardeşlik duyguları ve şuuru içinde; Doğulusu, Batılısı-Kuzeylisi, Güneylisi, topyekün tek bir kalp, tek bir yumruk ve Türk Milleti olarak her türlü emperyalizme, her türlü bölücülüğe,baskıcılığa, zorbalığa, haksızlığa, zulme, işkencelere; her türlü yabancı ideolojilere karşı; el ele, omuz omuza, kafa kafaya, gönül gönüle, sırtsırta vererek, taşıdığımız yüce düşüncenin şanlı bayrağını kaldıralım yükseklere…Daha yükseklere… En yükseklere…
“BEN, SEN, O YOK; BİZ VARIZ”

ÜLKÜCÜ ŞEHİT HAYRULLAH SEVGÜR

ÜLKÜCÜ ŞEHİT HAYRULLAH SEVGÜR ŞEHİT OLDUĞU TARİH: 23 ARALIK 1978 ŞEHİT EDİLDİĞİ YER: KAHRAMANMARAŞ DOĞDUĞU YER: KAHRAMANMARAŞ M...